İnsanın başına kötü istemediği bir olay geldiğinde “Hayat ne kadar acımasız olabilir ki” diye insan düşünür ve dert yanar . Aslında insanların acımasızlığının sonucunda oluşan bir durum değilmidir. Yada kendi hatasını kabullenemeyip bir başkasının üstüne atılan kabullenememe durumu değilmidir…
Hayat ne kadar acımasız olabilir ki…
Kontrolü sende değil mi , İlla bir suçlumu olması lazım , Hayata hatta Allah’a isyan değil midir? Yaratıcıyımı suçlamak gerekiyor!
Hayatın varoluş kaynağını …
Suçlu her zaman aslında kendinsindir .. Acımasız olan sensindir …
Davranışların ve karakterinle hakettiğin hayatı yaşarsın …
Bütün cazibenle, haşmetinle, nefsime hoş gelen güzelliğinle karşıma geçmiş, beni kendine çağırıyorsun. “Bana gel, bana bak, beni sev” diyorsun. Halbuki, ben ruhlar âleminden yola çıkmış, senin bağrına inmiş, oradan da bir süre oyalandıktan sonra ebed tarafına doğru gidecek olan bir yolcuyum. Sen ise, yolumun üzerindeki bir konaklama yerisin. Bir misafirhanesin. Ama insanları oyalamak için o kadar çok çeşitli ve çok güzel oyuncakların var ki, gafil kalpler bunların gerçek ve ebedi olduğunu düşünerek bütün sevgilerini seni sevmek için kullanıyorlar. Yolculuğun diğer etaplarını unutup, senin yanında ebedi kalacaklarmış gibi yaşıyorlar. Sen de sahte bir sevgi ile onları bağrına basıyorsun…
Bazen söylenemeyen sözlerin sesi, bazen bir pişmanlığın diyeti, bazen de bir sevda nefesi… Sessizliğin çığlıklarıdır aslında gözyaşları… Anlatılamayanı anlatmak ister karşısındakine… Eğer anlayabilirse… İnsanoğlu bi garip… Sevinir ağlar, üzülür ağlar, hasret çeker ağlar, kavuşur yine ağlar. Kelimeler kifayetsiz kaldığında, gözyaşları görev başındadır. Aslında ağlayabilmek büyük bir nimet… Ve ağlamak taş kalpli olmadığımızı gösteriyor. Hala insan olduğumuzu, hissettiğimizi, DUYGUSUZ olmadığımızı… (daha&helliip;)

Yine karanlık her yer ve sen görünmüyorsun…
Ya da göstermiyorsun yüzünü. Kimbilir belki de kaçıyorsun benden…
Kaçan kovalanır derler ya hani, kaçtıkça geliyorum ardından…
Biliyorum o karanlıkların ardında nur yüzün var… Bekleyeceğim. Sabırla, Sebatla…
İnanıyorum ki bu karanlığı aydınlatacak güneşin gelmesi yakındır…

Gördüğünüz bu fotoğraf Amerika’da yapılan bir yarışmada birincilik aldı. Olay şu ki resimdeki kız çocuğu 1 km uzakta ki amerikanın yiyecek dağıttığı yere gitmeye çalışıyor dirseklerinin üzerinde. Arkasında bir akbaba bekliyor bu resmi çeken şerefsiz adam resmi çektikten sonra kız çocuğuna hiç ellemiyor yani yardım etmiyor. Fotoğraf ödül aldıktan sonra soruluyor “Kız çocuğunu ne yaptın.” diye adam “Öylece bıraktım.” diyor ve Bir çok tepki alıyor. 6 ay sonrada resmi çeken bu adam intihar ediyor.
İnternet 3G ile birlikte artık her kesime hitap eder duruma geldiği için, sitenizin Mobil yayınınını yapmak isteyebilirsiniz,
Android, iPhone ve Blackberry gibi mobil kullanıcıların arayüz algılamasını açıklamak istiyorum. Mobil web sitesi yönlendirme script arıyorsanız, bu makale faydalı olacaktır.
$_SERVER Sunucu ve işletme ortamı bilgisi (Detaylı Bilgi)
[php]
<?php
echo $_SERVER[‘HTTP_USER_AGENT’];
?>
My Android browser Output:
Mozilla/5.0 (Linux; U; Android 2.1-update1; en-in; HTC_Wildfire_A3333 Build/ERE27) AppleWebKit/530.17 (KHTML, like Gecko) Version/4.0 Mobile Safari
[/php]
user_agent.php
strpos() fonksiyonu bir alt dizgenin ilkinin konumunu bulur. (Detaylı Bilgi) (daha&helliip;)
Tarihten günümüze ders almamız gereken olaylarla doludur. Özellikle Osmanlının her dönemde yardım isteyen ülkelere ilginç yöntemleri vardı. İşte aşağıdaki olayda da Osmanlının Ren nehri kıyısındaki Fransız ve Almanlar arasındaki sorunu nasıl çözdüğünü görecek ve o dönemden şimdiki döneme nasıl gelindiğini hayretler içinde kendi kendinize bir düşünün ve çöküş dönemindeki bir imparatorluk dahi olsa, yardım isteyenlere karşı bir şekilde olsa yardım etmesini okuyacaksınız..
YENİÇERİ KIYAFETLERİ
19.yüzyılda Almanya’nın Mülheim şehrindeki Ren nehrinin bir yakasında Almanlar, öbür yakasında da Fransızlar oturuyordu.
Fransızlar, her sene nehrin Almanlar’daki kısmına geçip mahsulün tümünü toplayıp götürüyorlardı. (daha&helliip;)
Video sitesindeki online ziyaretçi sayacını bir kaç kişi daha önce istemişti. Kıl bir adam olduğum için vermemiştim. 🙂 Neyse bugün Kadir diye bir arkadaşım istedi. Ona verdim diğer isteyen arkadaşlara ayıp olmasın diye paylaşıyorum.
Veritabanında aşağıdaki sorguyu çalıştırdıktan sonra aşağıda en alttaki php kodlarını notepad++ ile yeni bir dosya oluşturup içine yapıştırın sonra online.php olarak kayıt edin. Config.php ile aynı klasör içinde olacak şekilde, video sitenizin ana dizinine gönderin. sonra temanızın footer.tpl dosyasını bir editor ile açıp uygun bir yer seçin,
{include_php file=’online.php’} kodunu ekleyin..
Veritabanı
[php]DROP TABLE IF EXISTS `pm_online`;
CREATE TABLE IF NOT EXISTS `pm_online` (
`id` bigint(20) NOT NULL auto_increment,
`timestamp` int(15) NOT NULL default ‘0’,
`ip` varchar(40) NOT NULL default ”,
`file` varchar(100) NOT NULL default ”,
PRIMARY KEY (`id`),
KEY `ip` (`ip`),
KEY `file` (`file`),
KEY `timestamp` (`timestamp`)
) ENGINE=MyISAM DEFAULT CHARSET=utf8 AUTO_INCREMENT=26 ;
[/php]
[audio:http://medya.kursatsenturk.com/Chica_Bomb-Dan_Balan.mp3]
(daha&helliip;)
Hepimiz değişmek isteriz. Yeni yıllarda, doğum günlerinde değişim kararları alırız … Oysa işte acı gerçek değişimi isteriz ama değişmeyi göze alamayız. Değişim korkutucudur. En korkutucu olansa sen olduğun yerde dururken sevdiğin insanın değişmesidir. Bazı şeyler hiç değişmez ya da değiştirmeye gücümüz yetmez. Bazılarıysa hiç beklemediğimiz bir şekilde değişir. Ama hayat değişse de bir şey hiç değişmez, sevdiklerimizin yanında olma ihtiyacı… Bazen seçemediğin kardeşin, bazen sevgilin… Bazen de yitirdiğin arkadaşın… Ve o insanları bir kere bulduğumuzda yanlarından kolay kolay ayrılmayız. Bazen bizi kırmış olsalar bile ..
Bir gün gelir bir gün geçer bazı şeyler hiç ama hiç değişmezmiş ..
28. Temmuz 1910 Zürih doğumlu Eduard Einstein , Albert Einstein ve Mileva Maricìn ikinci oğluydu.Çok duyarlı ve çoğu kez hasta bir çocuktu. 1914´te ailesiyle birlikte Berlin`e taşındı. Berlin´deki yaşam Mileva`nin hoşuna gitmediği için çocuklarıyla birlikte Zürih´e geri döndü. 1919´da Albert Einstein ve Mileva Maric boşandılar.
Zürih´te öğrenimine başlayan Eduard, yüksek zekası ve müziğe olan yeteneği ile ilgi çekti. Ayrılığa rağmen Albert Einstein oğullarını ve eski karısını sürekli ziyaret etti. 1929`da yüksek başarıyla liseyi bitiren Eduard, psikiyatr olma amacıyla tıp eğitimine başladı
1930`da 20 yaşındaki Eduard`a Şizofreni teşhisi konuldu. Öğrenimini yarıda bırakıp Burghölzli Sanatoryumuna yatırıldı.
1933`te yeni karısı Elsa ile Amerika`ya göç eden Albert Einstein, bu hastalığın genetik olduğunu iddia eder. 1933`te son kez ziyaret ettiği oğluyla tüm ilişkileri keser.
1948`de annesinin ölümünden sonra Eduard tamamen Sanatoryumda yaşamaya başlar. 1965`te 55 yaşında ölür.